05/04/2026
Zamanın sarkacı, Ortadoğu’nun bu tozlu ve mağrur coğrafyasında her daim kanla ve gözyaşıyla ivme kazanır.
Bir tarafta, devrimin kendi evlatlarını birer birer yuttuğu, babaların çocukların gözü önünde asıldığı, kadının kimliksizleştirilip zulüm gördüğü insanlarla beraber vicdanın darağaçlarında sallandırıldığı bu rejime halkın çoğunun diş bilediği bir anda, haydut bir devlet ve soykırımcı bir yamağın saldırısına uğrayınca "beka" denilen o soğuk ve çelikten kavramı bir zırh gibi kuşanmış İran çıktı karşımıza; ne bir mülteci akını ne de bir titreme görüldü halkta.
Binlerce yıllık tarih ve akrabalık ilişkileri ile nüfusunun neredeyse yarısının Türk olmasıyla ve de Türk kültürü, dili ve dini üzerindeki etkisi ile aslında bir tür kuzen ülke İran.
Kasr-ı Şirin Antlaşması, Osmanlı Devleti ile Safevi İran'ı arasında 17 Mayıs 1639 tarihinde imzalanmış.
387 yıldan daha uzundur savaşmayan ancak içten içe çekişmekten geri kalmadığımız bir ülke İran.
Sadece Türkçe konuşarak İran’ı dolaşmanız mümkün.
Kısacası birçok yönüyle biz. Bizden aslında İran.
Bugün, bir ayı geçen bir süredir kendini dünyanın süper gücü gören bir haydut devletin, kendi kıtasından binlerce mil uzakta olmasına karşılık saldırılarına maruz kalmış durumda. ABD denen bu nobran eşkıya organizasyonun idaresi sapık pedofili tutkunu bir manyağın eline geçince dünya, öngörülemez bir yıkıma doğru sürüklenmekte.
Bir İranlı arkadaşımla sohbetimizin aklımda kalan sözlerini hatırlıyorum: "Cumhuriyete sahip çıkın. Bu büyük nimet." deyişini.
Ve ülkelerin topraklarının değil, idarelerinin ele geçirilerek sömürülüşünü; din kisvesinin İran gibi, Türkiye gibi ülkelerde büyük bir yumuşak karın ve zaaf yarattığını; İran’daki mollaların bu zaafı kullanarak ilk başlarda demokrasi ve hürriyet arayan İran aydınlarının da desteği ile idareyi ele geçirişlerini; Türkiye’deki cumhuriyetin fırsatları ile iktidarı ele geçirenlerin cumhuriyetin tüm kalelerine saldırarak içini boşaltmayı görev edineceklerini adeta bir kehanet gibi anlatmıştı.
Onun bu kehaneti anlattığı günlerde çok sonra FETÖ denen paralel yapı, Ergenekon, Balyoz kumpasları ile orduyu çökertiyor, yargıyı ele geçiriyor ve onun ölçülerinden geçmeden Türkiye’de devlette çaycı bile olunamıyordu.
Yıllar ve zaman çok hızlı geçiyor. FETÖ ile başlayan suistimaller maalesef ülkemizde el değiştirerek devam ediyor.
Adalet, eğitim gibi önemli kalelerin birer birer düşürüldüğü, liyakatin yerini sadakate, üretimin yerini borçlanmaya bıraktığı, umutla endişe arasında salınan Türkiye...
Biz yine İran’a dönelim.
İran’ın hikâyesi, bir halkın özgürlük arzusunun nasıl bir teokratik kışa dönüştüğünün hazin bir senaryosudur. Şah’ın gidişiyle başlayan o sahte bahar, kısa sürede muhaliflerin, öğrencilerin ve gazetecilerin temizlendiği bir kıyıma dönüştü.
Mahkemesiz infazlar, gizli mezarlar ve susturulan sokaklar; İran’ın kırk yıllık portresinin karanlık fırça darbeleridir. Ancak bugün, emperyalist odakların dişlerini bilediği o kritik eşikte görüyoruz ki; baskı ve zulmün altında ezilen o halk, topraklarına bir namus borcu gibi sarılıyor. Yurt dışına kaçanların dahi cepheye koşması, "Türk’ü, Beluc’u, Fars’ı" demeden tek bir yumruk olması, bize bir gerçeği fısıldıyor: Derin bir devlet aklı, halkın boğazını sıksa da ülkenin kadim tarihi sınırlarını çelikten bir iradeyle örmüş. Ambargolara rağmen diş dişe verilen bu mücadele, bir rejimin değil, bir coğrafyanın direnme refleksinin destanı adeta.
Kısacası İran dersini iyi çalışmış. Her türlü ambargoya rağmen belli ki dağlarının altında bu günler için hazırlığını sürdürmüş. Yıllardır hep konuştuğumuz "İran'dan sonra hedefte Türkiye var" gerçeği, bu gerçekliğin bir yansıması olarak ayrılıkçı bir terör örgütü yaratılarak oluşturulmak istenen iklim.
Bugün haydut devletin Türkiye'deki büyük elçisi ve Ortadoğu sorumlusunun sorumsuzca niyetini ve planı her fırsatta ortaya koyuşu.
Peki ya Türkiye? Türkiye'de bugün 25 yılını dolduran bir iktidar ve bu iktidarın başında her şeye karar veren bir tek adam görüntüsü var.
Bu dönemi bazı aydın ve muhalifler "II. Abdülhamit dönemi"ne benzetiyor. Abdülhamit, 33 yıl iktidarda kalarak Osmanlı’nın son döneminde adından en çok söz edilen padişahtır.
Kimine göre bir kahraman, kimine göre kızıl sultan istibdat ve baskının sembolüdür.
Seven ve nefret edenlerin duygularının ölçüsüzlüğü, sosyolojik olarak bakılması gereken bir olaydır.
Bugün de durum neredeyse aynıdır.
Bir yönüyle bakıldığında değişen bir yapıyı ve olumlu gelişmeleri görmek mümkünken, diğer yönden durumun ülkeye büyük zarar verdiğini söyleyenler her geçen gün artmaya devam ediyor.
Düzelmeyen ekonomik sorunlar, artan gıda enflasyonu, genç işsizlik oranları ve beyin göçü artarken ülkeye dolan niteliksiz sığınmacıların kontrol edilemez sayılara ulaşması, bu insanların ucuz iş gücü gibi görülerek bir tür kölelikle örneklendirilmesi ülkedeki her düşünen insanın endişelerini oluşturmakta.
Dışardan bakan bir gözün gördüğü şudur:
Türkiye, son yirmi beş yılını bir "inşa" değil, bir "tasfiye" süreciyle geçirdi.
Yap-işlet-devret projeleriyle sadece bugünü değil, doğmamış torunların rızkını dahi ipotek altına alan bir sistem, halkın bir kesimini yoksulluğun pençesine iterken bir diğer kesimi lüksün ve sermaye kaçırışının şatafatında boğdu.
Liyakatin yerle yeksan edildiği, kurumların içinin boşaltıldığı bu tabloda; ayakkabı kutularına sığdırılan o büyük vurgunlar, bir milletin sadece parasını değil, geleceğine olan inancını da çaldığı yönündedir.
İşte tam burada, İran ile Türkiye arasındaki o can alıcı fark beliriyor.
İran, kendi içindeki adaletsiz ve baskıcı rejimini sürdürürken dışarıdan gelecek fırtınaya karşı barajlar kurmayı başarmış görünüyor.
Bizim hikâyemizde ise soru işaretleri daha derin: Devletin o kadim aklı, gerçekten İran gibi derin bir organizasyonla sıranın bize geleceği güne mi hazırlanıyor?
Yoksa elimizde kalan tek şey, yurt dışına aktarılan sermayeler ve içi boşaltılmış bir vatan bilinci mi?
Açılan niteliksiz üniversitelerden mezun olup hayata dâhil olamayan gençler, aslında bir tür savaşa sürüklenen dünyanın öngörüsü ile bilinçli hazırlanmış, savunmaya çabuk adapte edilebilecek bir kaynak olarak mı düşünüldü?
Ülkede kamuoyunu meşgul eden bunca yolsuzluk, milyonluk saatler, bir dediği diğerini tutmayan vaatler, haydut devletin pedofili sapığı başkanının övgüleri, ayar veren tehdit ve mektupları.
Bizler sadece açık kaynaklardan olup biteni gerçekten anlayabiliyor muyuz?
1974’te bir Afyon seyahatim sırasında yaşlı bir eski asker tanımıştım.
O ve birkaç arkadaşına Topkapı Sarayı’nda kolay yağmalanacak eserler emanet edilerek Anadolu’ya kaçırmışlar. Bu yedi adam o emanetleri, düşmanlar geldikleri gibi gittikten sonra saraya geri getirmişler.
Günümüzde de buna benzer hikâyeler duymuyor değilim.
Affedilen vergilerin Afgan sığınmacıların, Libya’da, Somali’de, orada burada değerlendirildiği söylentileri de var; milyarlık servetler, altın kasaları ve döviz rezervleri olan devlet memurları da. Milyarları dinazorlara, futbol kulüplerine ödeyip başkenti parsel parsel sattığı hâlde sorgulanmayanlar da var. Ali Sükaş gibi haramı ateş bildiği hâlde özgürlüğü elinden alınan yiğit Türk milliyetçisi arkadaşlarımız da.
Kısacası dostlar.
Gerçek nedir ve kime göre gerçektir, artık ayırmak zor.
Ama kolay olan bir şey var: Yapabildiğimizin en iyisini ülkemiz ve milletimiz için yapmak, temkinli olmak ve haksızlık karşısında susup dilsiz şeytan olmamak.
Ben iyiliğin ve doğruluğun eninde sonunda kazanacağına inanarak doğru kalma gayretimi elimden bırakmadan, yapabildiklerimi ülkem ve milletim adına yapmaya çalışıyorum.
Bizler pek sevilmeyiz ama nefret de edilmeyiz.
Çünkü en kötünün ve hainin içinde az da olsa bir vicdan ve içten içe kötülüğünden duyduğu pişmanlık vardır.
Bize düşen iyiyi güçlendirmek, kötüyü köreltmektir.
Vatan; üzerinde sadece nefes aldığımız bir toprak parçası değildir.
Annem derdi ki: "Vatanı olmayanın namusu da kıblesi de olmaz."
Vatan, bir halkın adalete, eşitliğe ve dürüstlüğe olan güvenidir.
Eğer bir iktidar, halkını fakirleştirirken kendi servetini ayakkabı kutularında, baklava kutularında kaçırıyorsa, o devleti yönetenlerin "beka" söylemi sadece bir maskedir.
İran halkı, bunca baskıya rağmen mülteci olup başka kapılara dayanmıyorsa, bu onların topraklarına duyduğu o kadim bağdır.
Eğer devletin gerçek aklı uykudaysa ve meydan sadece yağmacılara kalmışsa, bu milletin sessiz öfkesi, bu ihmali yaratanlara tarihin en ağır tokatını atmaya gebedir.
Tarih; sarayları ve kutuları değil, vatanı vatan kılan o onurlu duruşu yazacaktır. Görünen o ki İran eşiği aşılırsa sırada Türkiye var.
Bunu bilmek için kâhin olmaya gerek yok. Umalım ki o gün gelmesin ama geldiğinde, bizi savunacak olan şey boşalmış kasalar değil, başı dik ve karnı tok bir milletin sarsılmaz iradesi olsun.